Ahlak: Genetik Bir Kod mu, Vicdani Bir Refleks mi?

​”Bir anne kendi evladına ‘mama şefkati’ verirken, bir kol mesafesindeki açlığa nasıl bu kadar körleşebilir? Ahlak, başkasının acısı karşısında iştahımızın kaçması değil miydi?”

​Geçenlerde bir alışveriş merkezinin yemek katındayım; masalar tıklım tıklım, iştahlar kabarmış… Yaşlı bir adam, kimseyi rahatsız etmemeye çalışarak bir masaya yaklaştı ve tabaklarda bırakılan artıkları yemeye başladı. O an tuhaf bir şey oldu: Diğer masalarda oturanlar, sanki bir tiyatro oyunu ya da televizyon programı izler gibi yaşlı adamı seyretmeye daldı. Ben de bir müddet dışarıdan bu “izleyicileri” izledim.
​Kürklü beyler, bakımlı hanımlar… Bir yandan iştahla yemeklerine abanıyor, bir yandan da bu trajik performansı bir belgesel izler gibi süzüyorlardı. Fakat asıl sarsıcı olan hemen yan masadaydı: Çocuğuna adeta bir savaşın ortasındaymışçasına hırsla yemek yediren bir anne… Kendi evladına “mama şefkati” verirken, bir kol mesafesindeki açlığı göremeyecek kadar körleşmiş bir anne.

Fotoğraf: Denis OliveiraUnsplash

​Zihnimde bu sahneyi bir yere oturtmaya çalışırken, kendimi edebiyatın dev aynalarıyla yüz yüze buldum. Kafka’nın Dönüşüm kitabında Gregor Samsa; gerek ailesi gerek toplum tarafından öyle bir sömürülür ki, bir müddet sonra kendisini bir böcek suretinde görür. Bu manzara; Samsa’nın sömürülerek yabancılaştırılması mıydı, yoksa Saramago’nun Körlük romanındaki o toplumsal yozlaşma ve duyarsızlaşma alegorisi mi? Bilemedim.

​Zihnimdeki asıl soru şu: Bir insanı, kendi çocuğunu beslerken bir başkasının açlığına bu denli kör eden şey nedir? Beslenme, ısınma, yardımlaşma gibi en temel insani dürtülere karşı nasıl bu kadar duyarsız kalınabiliyor? Akademide yere göğe sığdırılamayan Kant’ın “Ödev Ahlakı” ile toplumsal ve dinsel değerler arasında gidip geldim; ama bu manzarayı hiçbirine sığdıramadım.

​Sahi, nedir ahlak? Bireysel midir, dinsel mi? Kültürel bir miras mı, yoksa genetik bir kod mu? Öğrenilebilir mi, yoksa vicdanın derinliklerinde saklı bir cevher midir? Sınırları nerede başlar, nerede biter?

​Ahlakın sınırlarına dair kitabi bilgiler elbette bir çerçeve sunuyor; lakin asıl olan sıradan insanların, yığınların idrakidir. Çünkü her saat, her dakika onlarla iç içeyiz.

Kenan Altun

1984 doğumlu, İstanbul Edebiyat Fakültesi Prehistorya Arkeoloji lisans, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji yandal lisans, Sosyoloji, İşletme ve Muhasebe bölümlerinden mezun olan yazar Psikolojide yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. İstanbul'da yaşamaktadır.

You may also like...

2 Responses

  1. Ayse dedi ki:

    Kenan hocam yine çok güçlü bir gözlem yapmış

  2. hüseyin coşar dedi ki:

    Kenan bey okudum. Güzel bir yazı. Başarılar… Senden daha iyileri çıkar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir